The Ultimate Quest

Jan 4 '12

When you see it…

Mayıs mı? Vay anasını… Mayıs’tan beri yazmamışım resmen. Ama gerçekten sırf şu oyun yüzünden. *ehmBelkibidebirazüşengeçliktenehm* Neyse sonuçta işte buradayım ve yazıyorum. Haticeler ve neticeler…

Nisan 2011’de hayatımın genelini Amnesia, Game of Thrones ve saçma sapan ödevler kaplamıştı. Götümün yediği gecelerde kulaklık takıp, ışıkları kapatıp (evet ileri derecede psikopatlık var) Amnesia oynuyordum. Kalbimin dayandığı yere kadar ilerliyordum (ortalama 35-40 dakika) ve bırakıyordum. 1-1.5 hafta süren bu gerilimli dönem, oyunun bitmesiyle noktalandı. Bitireyim de hakkında duyduğum şu muhteşem duyguları bir yazayım dediğim oyunun gazı, survival horror türünün diğer ürünlerine sarmamla yavaş yavaş kaçtı. “Hadi Resident Evil serisini bitireyim, yok The Suffering’leri de bitireyim de türü toptan incelerim, oyun dergisi gibi dosya konum olur ehe.” modunda resmen koca bir janranın bokunu çıkarttım. E boku çıkınca bi anlamı kalmadı, yazasım gelmedi, derken bir de ne göreyim? Yıl 2012 olmuş… ehe.

Tamam aradan zaman geçmiş olabilir ama o anki duygularım hala taze. Kolay kolay korkan bir adam değilim ama bu oyun beni cidden iliklerime kadar titretti. Öncelikle oyun size kendinizi savunmak adına en ufak bir şey vermiyor. Değil saldırmak, savunmak bile söz konusu değil ve karşınıza ne çıkacağını bilmediğiniz devasa bir şatodasınız. Ne kadar tedirgin edici bir durum olduğunu tahmin edebilirsiniz herhalde. Ama en azından etraf aydınlık değil mi? Değil! Yavaş yavaş hava kararmaya başlıyor ve siz şatonun derinliklerine doğru ilerliyorsunuz. Devam etmenizi sağlayan tek şey ise merak. Hafızasını kaybetmiş bir karakteri kontrol ettiğiniz ve kendi hikayesini onunla beraber öğrendiğiniz için kendinizi onun yerine rahatça koyabiliyorsunuz ki bu oyunu daha da korkunç bir hale getiriyor. Üstüne korkunç mekanlar, gergin müzikler ve oyun içinde başınıza gelen ani olaylar da eklenince kendinizi oyunun içinde buluveriyorsunuz. 

Sadece korku değil, başka duyguları da oldukça yoğun yaşayabiliyorsunuz oyun boyunca. Peşinize düşen çeşitli yaratıklar nereye saklanacağınızı bilemediğiniz eşsiz bir panik duygusuna yol açıyor. Üstüne bir de bulmacalar eklenince panik anında soğukkanlılığınızı koruyabilme yetinizi ölçme fırsatı elde ediyorsunuz. Özellikle benim gibi adventure oyunlarını seven bir insansanız, panik faktörü size oldukça farklı bir deneyim yaşatacaktır. “Oyun lan niye korkayım ki?” demeyin. Gerçekten oradaymış gibi hissetmemeniz imkansız gibi bir şey. Oyunun sonuna gelmeden “Oh artık güvendeyim” diyemiyorsunuz.

Atmosferin başarısıyla paralel ilerleyen bir hikayesi var oyunun. Hikaye ve gerilim ritmik bir şekilde beraber artıyorlar. Fakat oyunun bir miktar hayal kırıklığıyla bittiğini söylemem gerek. Son odada oyunun üç farklı sonundan hangisini göreceğinizi belirleyecek bir seçim yapmanız gerekmekte. Lakin ne o son oda, ne o yaptığınız seçim, ne de sonuçların herhangi biri, oyunun genel temposunun izlerini taşıyor. Oyun sanki birden boşluğa düşüyor. Sonunu daha iyi yapmak istemişler de bütçeleri yetmemiş gibi hissediyorsunuz. Gerçi bu, bir H.P. Lovecraft eseri hissiyatı veren bir oyun için oldukça uygun bir son olabilir ama yine de tatmin olmadığımı belirtmeliyim. 

Yine de yaşattığı deneyim doğrultusunda hayatımda önemli bir iz bıraktı Amnesia. Benzer deneyimler yaşamak ya da sadece iyi bir korku hikayesi dinlemek isterseniz, kendisini şiddetle tavsiye ederim. Hem belki size benim atladığım başka deneyimler yaşatır. 

Dosya konusu olayını yalan ettiğimin farkındayım, ama gerçekten o kadar derinlemesine bir incelemeyi hak eden bir tür olduğuna -artık- inanmıyorum. Dolayısı ile beni derinden etkileyecek başka bir materyal bulana kadar görüşemeyebiliriz. Yine de yakın zamanda görüşmek dileğiyle…

May 28 '11

“A new addiction…”

Uzun süredir yazmıyor olmam çok çeşitli sebeplere dayanıyor. Öncelikle ben üşengeç bir adamım ve bu konuda yapabileceğim fazla bir şey yok. İkinci olarak ilk oyun incelememi yazmak üzereydim ki olay bambaşka yerlere gitti. Yakın zamanda incelemeyle beraber incelemeyi hazırlama sürecimi de yazacağım. 

Neyse gelelim esas konuya. Yine kendimi belirli bir şarkıya saplanıp kalmış buldum. Kendisi şimdiye dek izlediğim en muhteşem dizilerden biri olan Game of Thrones’un açılış müziği. Açılış animasyonuyla da birleşince kendisini her hafta defalarca izlettiriyor meret. Bir de WhiteNoise Lab’in bu şarkıya yaptığı muhteşem bir cover(-ımsı bir şey) var ki tadından yenmiyor. Hala hangisi daha güzel karar veremiyorum. Bir dinleyin. Belki siz karar verebilirsiniz.

Bu da WhiteNoise Lab versiyonu: http://www.youtube.com/watch?v=GC-ZmlwBWKM

Jan 16 '11

Katanagatari

                   

Son postladığım şarkı hala aklımdan çıkmazken bir de üstüne Katanagatari adlı bir animenin müptelası oldum. Bitireli birkaç gün oluyor gerçi ama hala ağzımda bıraktığı muhteşem tat varlığını sürdürüyor. Neden müptelası olduğumu size açıklayayım.

Hikayemiz Japonya’da, dönem shogununun ordu taktisyenlerinden biri olan Togame’yi, ünlü kılıç ustası Shikizaki Kiki’nin yaptığı 12 efsanevi kılıcı bulmak üzere görevlendirmesiyle başlıyor. Taktisyen Togame bir ninja klanıyla ve bir samurayla anlaşıyor fakat kılıçların gücünü gören herkes Togame’ye ihanet ediyor. Başka çaresi kalmayan Togame’de yıllar önce babasının ölümüne sebep olan Kyotoryuu (kılıçsız teknik) ustasından yardım istemek üzere adamın sürüldüğü adaya gidiyor ve oğlu Shichika’dan adamın öldüğünü öğreniyor. Kyotoryuu’nun son varisi olan Shichika, Togame’ye yardım etmeyi kabul ediyor ve macera başlıyor.

Togame pek parlak olmayan bir kız ve olduğundan çok daha genç gösteriyor. Bu, çizimlerle de birleşince ortaya inanılmaz çocuksu bir atmosfer çıkıyor gibi gözükebilir fakat sizi temin ederim, bu seride hiçbir şey göründüğü gibi değil. Bir çok animeye göre çok fazla adam ölüyor. Hatta üçüncü bölümden sonra dehşet ve vahşet dolu sahneler bile oluyor.

Serinin inanılmaz tematik olduğunu da söylemeliyim. 12 bölüm, 12 ay, 12 kılıç, bu kılıçların peşinde olan 12 ninja… Serinin her ay bir bölümünün yayınlanması da cabası. Ama serinin en ilginç yanı bu değil.

Shichika, başlarda varolan en odun karaktermiş gibi gözüküyor ve hatta bu ilk bölümlerde dizinin içinde bile bir komedi unsuru olarak kullanılıyor fakat zamanla o kadar güzel ve o kadar farkettirmeden gelişiyor ki son bölüme geldiğinizde “Bu adam kim ya?” diyebiliyorsunuz. Aslında hikayenin genelinde Shichika’nın bir kılıçtan bir insana dönüşümünü izliyorsunuz ve akıcılık bunu size nadiren sezdiriyor.

Çizimleri ve animasyonarı biraz olağan dışı ve alışması zor olabilir evet, ama alışabilirseniz izlemesi çok keyifli bir anime Katanagatari. Bir an bile sıkılmayacağınızı garanti ederim. Hem belki sizi de benim gibi farklı felsefi noktalara taşır ve hayatınızdaki bazı problemlere bir çözüm getirir.

Jan 7 '11

“I AM REBOOOORN!”

İkinci entry bir anime ya da bir oyun hakkında olsun isterdim ama bu şarkı o kadar kafama takıldı ki paylaşmadan edemedim. Beynimi resmen ele geçirdi. 3 haftadır başka şarkı dinleyemiyorum. Dinlemiyorum değil, dinleyemiyorum. Farklı bir şarkı çalarken bile kafamın içinde bu çalıyor. Anlayamadım gitti.

Neyse, buyrun. Belki ne demek istediğimi anlarsınız.

Blind Guardian - Ride Into Obsession

Jan 6 '11

The Quest Begins…

                            

Giriş yazılarından acaip nefret ediyorum ama benim kadar üşengeç bir adam kıçını kaldırıp burada bir hesap açmışsa bunun devamını da getirmelidir ki hesabı açarkenki enerjisi boşa gitmesin, değil mi?

Neyse bendeniz 19 yaşında bir reklamcılık/sinema-tv çift anadal öğrencisiyim. Ne tam anlamıyla bir “geek” ne de bir “nerd” sayılırım ama en az bir nerd/geek kadar çok film, dizi ve anime izler, çizgiroman ve kitap okur, kart oyunu, frp ve bilgisayar oynarım. Bir metalhead de sayılmam ama evet saçlarım uzun ve genelde metal dinlerim. Her türlü geek muhabbetine katılabilirim. Bu tanıma uyan hatunlara taparım. Evet buraya kadar benim dişi olduğumu umarak okuduysanız ufak bir hayal kırıklığına kapılacaksınız, zira erkeğim ve hayır gay değilim… Gramer nazisiyim, acımam, düzeltirim.

Çoğu insan evladı gibi benim de bir hikayem var ama çok da önemli değil. Sadece hayatımı yaşadığım bazı olaylara göre dönemlere ayırdığımı bilmeniz yeterli. Bu dönemleri uzun soluklu hikayelerdeki gibi story arclar olarak değerlendirmeyi seviyorum. Hayatımdaki 4. story arc başlamak üzereyken çok uzun bir 3. arc özeti çıkardım. Bunu bilinçli olarak yapmadım. Sadece hikayeyi bilmeye ihtiyacı olduğunu düşündüğüm birine anlatmaya başladım, ortaya sayfalar dolusu yazı çıktı. Resmen bir sürü bir şey birikmiş. Birikenlerin patlamasıyla da bir uyanış yaşadım. Ben yazı yazmaya açmışım. O destansı özeti(!) yazdığım gece de -ki aslında sabaha karşıydı- 3. arc bitti. Hayatımın en acılı döneminin bitmesiyle de devasa bir rahatlama, peşinden de aynı büyüklükte bir boşluk hissiyatı geldi (evet arc bitimlerini o boşluklardan anlıyoruz). Lakin yaşadığım yazınsal patlamaya rağmen yazma ihtiyacım gitmedi. Bu üç gün önceydi. 

Bu blog -blog kelimesinden nefret ettiğim için ileride, bulacağım başka bir kelime ile anılacak- benim yazma ve paylaşma ihtiyacımı gidermek amacıyla açıldı ve temel olarak bu amaca hizmet edecek. Onun dışında yorumlar aracılığıyla muhabbet etmek, yeni insanlar tanımak ve ortak beğenileri olan insanların birbirleriyle tanışmasını sağlamak da bu blogun(lanet olsun!) diğer amaçları. Ama bu amaçlardan hiçbiri The Ultimate Quest değil.

Yolu yürümüş olmak değil, nasıl yürümüş olduğun önemli derler ya, işte o nasıla benim cevabım “eğlenerek”. Yani herhangi bir şey yaparken eğleniyorsam ya da eğlenmek için bir şeyler yapıyorsam hayatım anlam kazanıyor. Eğlenmek bir süreç. Bu da onu nihai olarak elde edilemez kılıyor. O zaman hayatımın tamamını eğlenerek geçiremeyeceğime göre olabildiğince çok ve sık eğlenmeliyim. İşte benim Ultimate Quest‘im bu; eğlenmek.

Yani bir taşla iki kuş… Hem yazma ihtiyacımı gideriyorum hem de yaparken eğlendiğim ve eğlenmek için yaptığım şeyleri paylaşıyorum. Bunu yaparken daha da bir eğleniyorum. İnsanlar okuyor, yorum yazıyor, beraber eğleniyoruz. Dolayısıyla eğlence katlanıyor falan…